SlideShow

0

Breuddwyd Brønach - Şizoid Günce


( Kopup yere düşmüş bir günlük sayfasından…)

ken beni alt edebileceğini sandı. O an suratına kusmak istedim. Sonra bir anda o kusmuğun yüzünden akışını izledim. Oysaki kusmamıştım bile daha. O kadar komikti ki, dayanamayıp kahkaha attım. “Seni gerizekalı orospu!” diyerek çekip gitti yanımdan. Keşke görebilseydi yüzünden akan sarı kusmuklarımı benim gibi. Değil mi?


Breuddwyd Brønach


12 Haziran 2010 / akşamüstü…


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


Uzun zaman oldu dökülmeyeli. Herkes katatonik evrede olduğumu düşünüyor. Oysa çok yaraladım ruhumu, kesik attım, kanattım. Bu yüzden kımıldayamıyorum. Canım acıyor ruhum tenime değdikçe. Hıçkıramadım bile ağlarken. Yanağımı kesti gözümden akan her damla. Korktum. Kımıldamadım hiç.

Sesimi çıkarırsam, içimdeki yaraların daha çok kanayacağını söylüyor kafamdaki sesler. Aslında yanıma gelen herkesin bir menfaati varmış benden. Caniymiş herkes. Eğer içimi açarsam onlara, yaralarımı görüp içlerindeki canavara uyar ve daha çok deşerlermiş beni. Tecavüz ederlermiş bir de. Kafamdakiler söylüyor bunları. Ben onların yalancısıyım…

Bir düş gördüm geçende. Açıktı gözlerim. Hani şu kımıldayamadığım zamanlar… Bir düş gördüm. O geldi. Oturdu yanıma ve öptü dudağımdan. Bir balkondaydık. Başım döndü nefesinden. Bedenim balkonda asılı kaldı, ruhum düştü yere. Bir süre daha öptü ruhsuz bedenimi. Boynuma dokundu. Kalkıp gitti sonra. Ruhumu ezerek kayıplara karıştı. Görmedi mi sence ezildiğimi? Neden kaldırmadı beni ayağa?

Midem ekşidi yine. Ruhum tenime çarptı yazarken. İçimde bir terk ediliş var. Kesik kesik inleme sesleri işitiyorum bir de. Ama sevişmemiştik ki biz? Girmedi ki içime. Gidişiyle becerdiği ruhumdan geliyordur belki de bu sesler. Korkuyorum. Yükseliyor gittikçe.

Kapatmalıymışım gözlerimi. Yatağıma girip yüzümü yastığıma bastırmalıymışım. Ama çıkmamalıymışım bir daha hiç. Kalkmamalıymışım ayağa. Her yaşadığımda daha çok ölüyormuş ruhum çünkü. Onlar söylüyor. Kafamdakiler… Ben onların yalancısıyım.

Hey! Ordakiler! Evet siz! Kafamın dışındakiler… Lütfen fişimi çeker misiniz?


Breuddwyd Brønach


15 Temmuz 2010 / sabaha karşı…


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

0

Kum Saati


Çırılçıplak soyundu bir kum tanesi
Bir kum saatinin içinde
Zamansal devinimde bir parça olabilmek için.
Aktı aşağı,
Ters döndü
Yeniden aktı.
Gerçekten de zaman
Ters yüz edilmiş kumsal tepişmeler miydi acaba?

Sub Specia Aeterni bir görseldi tüm izledikleri.
Tanrının koltuğunun yamacından
Olgulara bakış atıyordu
-Sınırlı bir bütünlük halinde.-
Ve o sırada
Çırılçıplak bir kum tanesi
Düşüyordu durmadan.

Bir yaprağın rüzgarda savruluşu da aynı
Bir katilin, bir insanı ceset haline getirmesi de
-Üstelik işkenceyle ve parçalayarak-
Oluyordu işte bir şeyler.
Kum tanesi çıplaklığını
Diğer çıplaklıklarla çarpıştırarak düşerken.

Ve biz insanlar…
Yaşamak diyoruz buna
Uçan yaprakların
Katillerin ve cinayetlerin arasından bakarken.
Hem de
Fark etmeden kum tanelerinin
Bu çıplak danslarını.

Çobanlar müjdelesin yine
Bir habercinin geleceğini.
İsa, çarmığa gerilsin
Milyonuncu kez.
Şamanlar esrisin başıboş dolanırken ormanlarda.
Fakat Tanrı insin artık koltuğundan.
Kum taneleri
Üşüyor bu çıplaklıktan…
0

Promilli -Manita- Yoksunluk Nöbeti


Sayamadığım kadar gün geçti.
Günler geçti…
(Mi?)

Gün dediğimiz, aslında peş peşe sıralanmış şimdiler.
Ve günler
Bir tabur asker.
Uygun adım yürüyen,
Yığınla tozun çamurun içinden geçmiş
Savaş yorgunu askerler.
Onlar şimdiler.
Ve ezmekteler ruhumu uygun adım,
Çamurlarını ısrarla üstüme düşürerek.
İmzalarını atarmışçasına…
Uygun adım marş!
Çiğnemekteler şimdi,
Çamurlanmış benliğimi.

Bir requiem fısıltısı,
Tüm gürültüsüyle tırmalar kulaklarımı.

Ses dediğimiz, yalnızca hava titreşimleri.
Ve
Bir tek kıpırtı yok havada.
Norveçten buraya…
Kıpırdamıyor tek bir yaprak.
Bir dinginlik, devinimsizlik,
Bir susuş ki…
Sorma gitsin!
Bir yağmur yağsa
Ne de güzel olurdu şimdi…

Yuttuğum küfürler var.
Kabız bir bekleyiş
Ve gelmeyen yarınlar…

Her sevişmede içime ektiğin tohumlar…
Hani, ruhunun tozları
Alkolle sarmaşık,
Yani kafası dumanlı sen parçacıkları…
Şimdilerde dağıldılar her zerreme,
Bir tabur ayaklanmanın ardından.
Çok şey değil:
Biraz göz yaşı,
Bir de ıslak öpücük yeter gelir
Daha fazla çamurlaşmak, pislenmek için.
-Kirlenmek güzeldir!-

Ey promilli sevgili!
Nerden çıktı bunca savaş,
Neden pis sarhoş bir kadınım,
Ve ne diye kurumuş dudaklarımız
Anladın mı şimdi?
0

Portakal


Portakalı soyup baş ucuna koydu, yalanlarına çocuksu bir masumiyet katabilmek için.Buram buram narenciye kokardı o yüzden hep.Yalanlarında işe yaramıyordu belki ama, en azından yaşını örtbas ediyordu bu koku.Yirmi dördündeydi gerçi henüz,örtülesi bir yaşı yoktu.Ama ruhunu yaşlı hissediyordu.Nereden baksa 40ındaydı ruhu.Bu yüzden sık sık yalan uydurup, soyduğu portakalı başucunda ağırlıyordu.



“Ooo piti piti.”diye seslendi karamela sepetine.Bilmediği bir dilde konuşmaktı istediği aslında.Çünkü, duyduklarının canını acıtacağını biliyordu.Ağzından çıkanı kulağı duymamalıydı yani.Karamela sepeti de yoktu ortalıkta.-Karamelanın ne olduğundan bile bi haberdi.-İnsandı, saçmalama özgürlüğü vardı.Ve bokunu çıkarırcasına tatmak istiyordu bu özgürlüğü.



Terazi,lastik,jimnastik…Bu üç kelime arasındaki bağı düşündü bir süre.Bıngıl bıngıl,etli bir kadın belirdi gözünün önünde.Aslında hoş bir kadındı.Gideri vardı yani…Hatta kadın lezbiyen ya da biseksüelse bir şeyler düşünebilirdi onun için.Her neyse… Gözünde beliren bu kadın, son zamanlarda seksapalitesinin azaldığını düşünmekteydi.Bu yüzden sıkı bir rejime girmişti ve jimnastik yapıyordu.Siyah bir tayt çekmişti altına.-Baldırları çarpıyordu göze.İzlenesi bir görseldi…-İşe de yaramış olmalıydı bunlar.Ki pantolonlarına lastik eklettiriyordu terzilerde.Düşüyordu götünden yoksa…Ve terazi burcu olmalıydı bu kadın.Yoksa halka tamamlanmıyordu.Evet, kurulmuştu bağ nihayet.



Nasıl devam ediyordu bu tekerleme?Hah! Tamam… “Biz size geldik bitlendik…” Bit dediği için bir kaşınma tuttu kendisini...Sonra yine düşünmeye devam etti.Neden herkes kafasındaki bitin faturasını başkasına yıkma çabasındaydı? “Senden geçti oğlum bu bit.Pis götü boklu.İğrenç mahlukat!” şeklinde bir çemkiriş olurdu her bitlenende.Tamam, bit yayılmacı bir politika izlerdi her zaman.Kafa kafa dolaşarak yeni sömürgeler bulurdu kendine.Ama senin kafan da bu kadar bitlenmeye elverişli olmasaydı yani.Değil mi?Ve bitin burada minicik bir örnek teşkil ettiğini belirtmeye gerek yoktu.İstemediği her şeyi başkalarına atardı insan.Kendisinde hiç suç bulmazdı.Herkes masumdu, fakat aynı zamanda herkes suçluydu da.Çelişik…



Tekerlemenin devamı yoktu kadının hafızasında. Çocukluğundan bu yana onlardan uzak durduğundan olsa gerek.Uzun zaman olmuştu cidden çocuk olmaktan vazgeçeli.Her çocuk acele ederdi zaten büyümeye,bok varmış gibi.O da öyle yapmıştı.Biliyordu,istese de istemese de bir gün büyüyeceğini.Ama tabakhaneye bok yetiştiriyordu işte…



Saçmalama özgürlüğünün sınırlarını zorladığını biliyordu narenciye kokan kadın.Ama özgürlük de buydu zaten: sınırların olmayışı.Yıkılan duvarlardan köprüler inşa edilirdi, sınırlar kaldırılırdı böylece.Güzeldi be özgürlük…Mümkün olmasa da tam anlamıyla…



Kadın buzdolabından, portakallı bir vodka aldı.-Tavsiye de ederdi herkese, güzel oluyordu.- Şişenin dibini buldu derhal,ki zaten az kalmıştı. “Amına koyayım! Çok muyluyum.”dedi kadın.Portakalı soyup baş ucuna koydu yine.Ve “Duma duma dum!”diye bağırdı kırmızı mumu yakarken.Soyunup uzandı yatağına, tekerleme tadında bir düş için…



Düşünde bir adam,


Öptü boncuk gözlerinden.


Ağlıyordu kadın


Rimeli de akmıştı üstelik…


Kadın


Yaladı adamın rimelli dudaklarını


Ne garip…


Portakal tadındaydı.



0

İki Yabancının Kaleminden Dökülen Mor ve Karanlık


Tutkulu bir kırmızı ve
Özgür mavinin sevişmesidir mor.
Hayatın gölgesinin altında...
Her tutku biraz ayıp, biraz da günah.
Özgürlükse götten uydurulmuş palavra.
Ve karanlık bastırdığında cereyan eder
Müstehcen güzellikler.
İşte öyle bir şey...

Umur kapınızı açtığınızda dudaklar dolar bedeninize.
Ufalanır buhranlar yumak gözlerde.
Sabahın ortanca kardeşidir mor.
Sokakların kurabiyesi karanlık…
Şehvet dolu maziyi hissedersiniz arkanızda.
Acı bir tebessüm.
Yaprak gibi bir şey…

Şehvet, kanda akan bir zehirdir.
—bunca ter ve titreyişin bir anlamı olmalı-
Karanlığın içinde bir el uzanmıştır
Ve tutar bedeninizin ipinden.
Sabahın kızıllı morlu saatlerine çekiştirir sizi.
Ve bu yüzden tanrısal,
Ve bu yüzden yasaklı
Ve bu yüzden tatlı bir günahtır her sevişme.
Masum iki bedenin cehenneme yolculuğu...
Karanlık ve sıcak bir yolun üstünde.

Yalnızlık kirpiği gözlerden koparken duman duman,
Sulanmış iki perde arasından girer sevgi köprüsü,
— ten gümrüğünden geçmek... Ruhun benim iken-
Kan çiçekleri içinde uyurdu asil duygularımız,
O asır gelene kadar.
Karanlık damlardı dilimize,
Mor bir haykırış daha belki benliğimize.

İki kadeh kap gel yamacıma.
Tanrılara borcumuz var.
Ödemek lazım tez zamanda, yoksa keserler biletimizi.
Rakılı bir sofra ve mezeler:
Kavun, beyaz peynir ve mor üzümler...
İki de dansöz varmış, seversin sen.
Lirik bir esrimeye davet kazandık işlediğimiz günahlarla
Üstelik acemiydik
Sevişiyorduk yalnızca.
Getir kadehleri,
Gidelim çekilmeden karanlık.
Borcumuz var tanrılara.

Uyan hayatından,
Yırt kin nutuklarını,
Susuz caddelerin köşe başları akıyor yanımızdan
Dolunayın arkasına gizlenmiş karanlık,
Bileklerini kes, siyanür kokuyor tanrılar bu gece
Çivilerle yazılmış anılarımız batık... Kefaretsiz
Günahlar zincirliyor perdelerini kâselerin,
Birer mor melek sarılmış bacaklarımıza,
— hüzün nakışları ellerimizden olmayın--

Hüzün kokan fahişeler,
Yitik köşe başları vizitelerinde yine.
Saat, günah saati…
—tanrıların en sevdiği zaman dilimidir bu
Sanıldığının tam aksine.
Ne kadar yanacaksak, o kadar iyi-
Beyazdan neden uzak durur o kadınlar,
Düşündün mü hiç?
Siyah, kırmızı ve mordur üstüne geçirdikleri
Şehvet kostümleri.
—ve suratlarındaki o ağlak sırıtış-
Hüznün gizil perdesi midir dersin?
Yoksa ruhun karanlık bir dehlizi mi?
Fahişeler,
Pezevenkler,
Köşe başları,
Yitik sevmeler...
Her günah bir damla eroin
Tanrıların kadehine zerk edilmiş.
Ve
Sevmeler ezildiğinden beri para karşılığı sevişmelerle
—bel atında-
Bağımlı oldu tanrılar işlediğimiz günahlara.

Gümrükler neden kalktı ikili perdelerden?
Tanrı ne zaman sevmeye başladı altın boynuzu
— sus ve devam et -
Susam susam dökülen dakikalar saatten,
Siyah bir umursayış
Kırmızı bir kışkırtış
Mor bir ağlayış
Beyaz ise bir jübile sadece…
Zerk olunan tahrik, toz parçaları içinde ömür çayları
İnleyişler tınısı,
Gülen bir fahişe,
Ağlayan bir kız.
El kiri sevmeler... Yatağa tekrar bir bak,
Kutsalın kıyısındasın şimdi.
Bel altından geçirilen fısıltı dansözleri,
— hayır dur. Emme rahmimi-
Tanrılar iadesi özgürlük.
Sevişmek sadece...

Cehennemden fırlamış bir kor eşliğinde
Gece vakti sevişmesi...
Yeni bir güne uyanış ardından...
Hava, parçalı bulutlu,
Şehre sağanak yağmur yağıyor.
Tenha sokaklarda,
Tanrının merhameti...
El ayak çekilmiş kaldırımlar,
Ve dağınık yatakların üstünde buluşan çıplak vücutlar.
Kördüğüm gibi...
Hep daha derine dokunmak istercesine...
Ruha temas eden içe girişler...
Böylesi bir gecenin ardından gelen günde
Hem yağmur, hem kaldırımlar
Ve mor salkımlar...
Hepsi gebe.
Hepsi tutkun.
Öfke terk etti bu sabah şehri...

Gözler uyandığı vakittir mor sabahların yağmurları
Hisler donduğu vakittir karanlık güneşin kaldırımları
—bir damla daha tohum sadece-
Korkuyor tenhalar
Aşk giriyor bulutlara,
Parçalanıyor.
Gece vakti tenleşmesi
Ter ter…
Kokusu cennetten.
Işık vurmuş kilitli kollara
Kördüğüm halinde bir kıskaç ilerliyor evlerin üstünde.
Tanrının zulmüne uğramış,
Çirkin,
Öfke dolu bir öfke...
Marijuana kadar... Kondom kadar…

Ceketini iliklemiş,
Pisliğin ve alkolün içinden geçen şairler dolaşır etrafta.
Fikirlerde iliklenmiş bir kaç cümle,
Bir de akşama değişik ne içsem düşüncesi.
Vitrindeki mor iç çamaşırları
Başlı başına bir afrodizyak etkisi şair için.
En az sigara kadar lüzumlu,
Üstelik paradan da önemli…
Kondomların canı cehenneme diyor bir adam.
Ne önemi var kadının tenini hissedemedikçe?
Gider elimi düzerim.
Sigara bile yakarım üstüne...
Mor saçlı bir kadın geliyor uzaktan,
Gözleri karanlık.
Gözleriyle ışık saçıyor adamın gözlerine
—pardon?
Sizinle daha önce tanışmış mıydık?

Ruh eşi, belki de bilinmezliğin kendisi
Uykusuz bir rüyanın simsiyah son evresi
Yılmamış tutkuları,
Avucundan damlamış son korkuları,
Puslu bir oyun,
Eskimiş bir kalp,
Ceketsiz bir sevgiyle koşan adam
Cılız bir sesle çağırıyor harap ve bitap
Asılı salkım salkım umutları gökyüzünde
Ta ki gül yüzünü gördüğü hayatın son küpüründe
Raks ediyor zaman, kaygan gülüşler
İris soğukluğunda kaybedilmiş son hünerler
xiri Rüya, pek hamarat o güzelim eller.

Zaman devinir durmaksızın.
Şimdiler biter,
Şimdiler gelir.
Kadının elleri minicik…
Bir bebekten ödünç almış,
Büyütmüş bir kaç biten şimdi süresince.
Kalbin, yumruk kadar olduğunu öğrenmiş.
Korkmuş, büyütmemiş daha fazla.
Sevginin aşırısı öldürücü olabilir.
Ve gelen her sevgi,
Bir nefret sürükler peşi sıra.
Hırkasını almış, dolaşırken sokaklarda,
Minik ellerini ısıtmak için bükerken
Bir adamla karşılaşma olasılığının istenci vardır içinde.
Büyük ceketinin altında yürüyen
Bir şair.
Ve o ceketi paylaşabilmek.
Isınmak bir paylaşım boyu...

Ama üzgünüm kadın.
Kötü bir haberim var sana:
Hayat, hayallerin kadar bonkör değil.
0

Ego Est Nemo ( Ben: Hiç Kimse )


Hiçliğin varlığa dönüştürülmesi mümkün.

En azından semantik olarak…

“Hiç” diye seslenirim boşluğa,

Dile getirilen hiçlik, varolagelir.

Peki…

Hiçlikten bir “çokluk” yaratmak ne denli mümkündür?

Hiç.

Hiç.

Hiç.

Hiç.

Oldu mu sence?


Kim beni kırsa, canımı yakan sen oluyorsun.

Kime kızsam, sövdüğüm sensin.

Gözüme sigaranın dumanı kaçar sık sık

Bilirsin sen de…

O zaman da sana ağlıyorum hep.

Yazın, terlemelerim bile senin için.

-Erotik, sevişsel,tutkulu-

Ve, muhakkak,

Sana dokunuyorum her seviştiğim tende.


Esmer tenler,

Buğday renkli, beyaz bazen…

Tenler geçiyor bedenimden.

Ve çeşitli göz renklerine dokunuyorum bakışlarımla.

Ağzımda içi boşaltılmış sevgi sözcükleri…

Uzun boylu, zayıf,

Kısa boylu, kaslı adamlar…

Esmer, kumral, sarışın…

Çoğu nedense kalın dudaklı…

Fakat hepsi senin gözlerine sahip…


Görmeyen

Ve sana ait olmayan gözlerle izlediğin

Bin bekaret bozumu tüm bu yaşadıklarım.

Her seferinde ilk gece.

Her gece biraz daha acıtarak kanatan…

Kadınlığımı söküp alır gibi

Gizli-günah sevişmeler…

Bedeninden fersah fersah uzakta

İçime akıyor hep hücrelerin.


Oluyor bence.

Hem bu kadar yok hem bu kadar varken sen

Mümkündür tüm yaratımlar.

Yokluğunun peşpeşe sıralanmış dizgeleridir:

Hayatım,

Tüm o adamlar,

Sevişmeler bile…


Sen:

Promilli adam,

Minimal mucize...

Ben:

Hiç kimse…


Ve haklıydın her zamanki gibi;


"Adım adım ararken seni,

Uzuv uzuv kaç istersen...

Bir çember üzerinde

En fazla çap kadar uzaklaşabilirsin benden..."

0

Orgazm ve Özgürlük... (Boş Bir Mağara)


Elinde bir balyoz
Kırıyor ayağına vurulan prangayı
Esarete iniyor aslında her darbe
-Dan Dan Dan…-
Tutsaklığın çığlığı,
Aksi seda halinde.
Boş bir mağarada bir adam
Elinde bir balyoz.

Adam indiriyor habire balyozu
Farkında bile değil yaptığı şeyin artık
-Otomatik pilota geçmiş-
Fikrinde dolgun bir meme var.
Sütun bacaklar
Şuh bir kahkaha,
Kırmızı dudakların arasından çıkan.
Sıcak,ıslak,hazır bir vajina
Adamın penisi esas duruşta
İndiriyor balyozu habire
Zincirlerin üstüne

Balyoz bir esinti yaratıyor
Adamın saçlarına
Terleyen alnına doğru.
Esarete darbeler indiriyor
-Dan Dan Dan…-
Yaptığı şey,balyoza bir gurur yüklüyor.
Eğer olsaydı dudakları,
Gülümserdi kesin.
Havada iniyor
Bir aşağı, bir yukarı.
Esiyor balyoz
Adamın esaretine
Fırtına misali.

Zincir eğilmiş
Bükülmüş inen darbelerden.
Zincir kendisini aslında bir duvar sanıyor.
“İçerde ya da dışarıda olmak.
İkisi de aynı”
Duvarın neresinden baktığımızla alakalı.
Zincir bir duvar sanıyor kendini.
Bir sınır,
Yıkılmaya hazır
Köprü olmaya müsait.
Eğer olsaydı gözleri
Heyecandan ağlardı kesin.

Bir adam,
Elinde bir balyoz
Bir zincir
Bir duvar
Ve çığlığı esaretin
-Dan Dan Dan…-
Gülümseyen gözyaşları…
Soğuk,boş bir mağara.


Ve özgürlük yükselir
Bir fahişenin çığlığıyla sarmalanmış
Adamın orgazmında.